Protestocuları eylemlere katılmaya motive eden en önemli iki unsur sorulduğunda ‘gelecek kaygısı’ yüzde 60.6 ile en çok tercih edilen seçenek olmuştur. Bunu yüzde 52.9 ile ‘hükümetin anti-demokratik uygulamaları’ seçeneği takip etmiştir. Yüzde 31.7 ile ‘mevcut siyasi sistemin taleplerime cevap vermemesi’ en çok tercih edilen üçüncü seçenek olmuştur. İBB başkanı Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanmasıyla başlayan protestolarda ‘Ekrem İmamoğlu’nun şahsında muhalefete yönelik tutum’ seçeneğini katılımcıların yalnızca yüzde 11.1’i işaretlemiştir.”

Toplum Çalışmaları Enstitüsü’nün Ankara merkezli “Kim Bu Gençler” başlıklı raporu üç-dört gündür tartışılıyor. Yazımın girişine raporun çarpıcı tespitiyle başladım. Neden “çarpıcı tespit” dedim? Çünkü; protestolarda Ekrem İmamoğlu’nun şahsında muhalefete yönelik tutumun yüzde 11.1, gelecek kaygısınınsa yüzde 60.6 çıkması!

Kısa bir notla raporun analizine başlayalım:

“Rapora dayanak oluşturan veriler, 24-25-26 Mart 2025 tarihlerinde 19.00-23.00 saatleri arasında Ankara’nın Kızılay meydanında toplanan ve 19 Mart 2025’te Ekrem İmamoğlu’nun gözaltına alınmasıyla başlayan protestolara katılan 208 eylemciyle, eylemler sırasında, yüz yüze görüşerek oluşturulmuş.”

Bu noktada geçen pazar günü yayımlanan yazımda bahsettiğim, İmamoğlu’nun CHP’li Hurşit Güneş’in Silivri ziyaretinde kurduğu şu cümleleri hatırlatayım: “Planımızı yaptık. Mesele cumhurbaşkanlığı değil. Haksızlığa karşı kamuoyu oluşturmak gerekiyordu. Ben liderlik edecektim topluma, şimdi millet bana liderlik yapar hale geldi. Ben arkasında kaldım.”

Adalet, ekonominin önünde

Evet; “millet bana liderlik yapar hale geldi” cümlesinin “gelecek kaygısıyla” birleştiğini söyleyelim. Gençlerin “ekonomi mi adalet mi?” sorusuna verdikleri yanıt son dönemde yapılan anketlerden farklı bir sonuca ulaşmış:

“Ankette Türkiye’nin çözülmesi gereken sorunlarını protestocuların nasıl öncelediği de ölçülmüştür. Bu çerçevede protestoculara, ‘Türkiye’nin çözülmesi gereken en önemli sorunu nedir?’ diye sorulduğunda yüzde 54.3’ü adalet seçeneğini işaretlemiştir. Ekonomiyi en önemli sorun olarak görenlerin oranı yüzde 13.9’da kalmıştır. Bu sonuçlar karşılaştırmalı olarak incelendiğinde anlam kazanmaktadır, zira Toplum Çalışmaları Enstitüsü’nün çalışmalarında ekonomi yüzde 54.1 ile en önemli sorun olarak belirirken adalet yüzde 14.2 ile üçüncü sırada yer almaktadır. Dolayısıyla Türkiye’nin sorunlarına yönelik protestocuların ülkenin geneliyle ayrışan bir konumda olduğu gözlenmiştir. Protestocular için adalet sorunu ekonomik sorunun çok önünde görünmektedir.”

Raporun “gelecek kaygısı”nı güçlendiren sonuçları da siyasetin anlaması gereken sonuçlar.

Örneğin; şu anki ekonomik durumunuzu ne kadar tatmin edici buluyorsunuz diye sorulduğunda protestocuların yüzde 31.7’si “1” seçeneğini işaretlemiş, yani hiç tatmin edici bulmadığını belirtmiş. Örneklemin ortalaması 10 üzerinden 2,77 olarak ölçülmüş.

Örneğin; ‘Türkiye’nin mevcut iktidarla yakın gelecekte ekonomik olarak nasıl bir gelişme göstereceğini düşünüyorsunuz?’ diye sorulduğunda katılımcıların yüzde 63.5’i “1” yani “çok daha kötü olacak” seçeneğini işaretlemiştir. Bu soruda da örneklemin ortalaması 10 üzerinden 1.79 olarak ölçülmüş.

Örneğin; protestocuların yüzde 37.2’si “Türkiye’nin yönetimi bu şekilde devam ettiği sürece ben ne yaparsam yapayım bu ülkede iyi bir geleceğim olmayacak” ifadesine tamamen (10/10) katılmaktadır. Bu ifadeye katılım 10 üzerinden 6.88 olarak ölçülmüş.

Devrimci milliyetçilik

Ankara ve Saraçhane eylemlerinde hakim olan “Mustafa Kemal Atatürk”, “Türk Bayrağı” ve milliyetçi pankart/sloganlardı.

Gelelim raporun bana göre önümüzdeki dönemde tartışılması gereken sonuçlarına.

“Protestocuların ideolojik olarak kendilerini nasıl tanımladıklarını ve oy verme davranışlarını anlamak için de çeşitli sorular sorulmuştur. Buna göre protestocuların yüzde 55.6’sı kendisini Atatürkçü olarak tanımlamaktadır. Bunu sırasıyla Milliyetçi (yüzde 16.9), Sosyalist (yüzde 10.1) ve Sosyal Demokrat (yüzde 9.7) seçenekleri takip etmektedir. Yani protestocuların yüzde 72.5’i kendisini Atatürkçü yahut Türk milliyetçisi olarak tarif etmektedir. Bu yüksek oran kalabalıklarda çokça rastlanan milli ve milliyetçi sembollerin zeminini de açıklar niteliktedir.” Buradan çıkan sonuç ve eylemlerden anladığımız, “Atatürk’ün yeniden keşfedildiği” değil mi?

Aslında durum şu: Fransız İhtilali ve sonrasında kurulan ‘ulus-devletler’ üzerinden ‘milliyetçilik’, bugün halkçılık ile birleşmiştir ve emperyalizmden kopuş anlamına gelmektedir! 1640 İngiliz ve 1789 Fransız burjuva demokratik devrimleri, feodaliteye son verdi ve milli pazarı oluşturdu. Emperyalizm döneminde milli devrimler, mazlumların emperyalizme verdiği ders üzerine kuruldu. Türk Devrimi de bu yüzden milliyetçi-halkçı-devletçi sac ayakları üzerinde başarıya ulaştı. Yazımın sonunda “Devrimci Türkçülük” fikrinin ideoloğu Yusuf Akçura’ya uzanalım:

“… Banka, Reji, Düyûn-u Umumiye Avrupa kapitalinin Türkiye istiklal-i iktisadiyesini asmak için hazırladığı altından bir sehpadır. (19 Haziran 1921…)”

SONUÇ: Önümüzdeki dönem; “ulus-devlet” diyenlerle küreselcilik arasında bir tercih yapılacak.